Küresel iklim değişikliği, Türkiye'nin üç tarafını çevreleyen denizlerde ciddi bir ısınma sürecini beraberinde getirdi. ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü tarafından paylaşılan verilere göre, Türkiye'nin denizleri farklı oranlarda da olsa belirgin bir sıcaklık artışı yaşıyor. Akdeniz en sıcak deniz olma özelliğini korurken, Karadeniz iklim değişikliğine en hızlı tepki veren deniz olarak öne çıkıyor.
Denizlerde yaşam alanı daralıyor
Prof. Dr. Barış Salihoğlu, Karadeniz'deki uzun dönemli ısınmanın 2,27 dereceye ulaştığını, yaz aylarındaki artışın ise 1980 yılına kıyasla 3,21 dereceyi bulduğunu ifade ediyor. Marmara Denizi ise iki farklı sistem arasında sıkışmış bir geçiş havzası olarak, her iki denizin etkilerini aynı anda hissediyor. Artan sıcaklıklar, sudaki çözünmüş oksijen miktarını düşürerek oksijene duyarlı canlıların yaşam alanlarını daraltıyor. Özellikle Marmara'da derin bölgelerde oksijen kaybı, teorik bir senaryo olmaktan çıkıp ciddi bir ekolojik tehdide dönüşmüş durumda.
İstilacı türler ve balıkçılık üzerindeki baskı
Denizlerdeki ısınma, türlerin dağılımını da değiştiriyor. Sıcak suları seven istilacı türler yayılım gösterirken, yerli balık türleri habitat kaybı ve aşırı avcılık gibi baskılarla karşı karşıya kalıyor. Uzmanlar, tezgahlardaki yerli balık çeşitliliğinin ve fiyatlarının bu değişimden doğrudan etkileneceğini belirtiyor. İklim değişikliği, denizleri daha değişken ve istilacı türlere açık bir yapıya sürüklüyor.
Halk sağlığı ve arıtma sorunu
Sıcak deniz suyu, kolera etkeni olan Vibrio cholerae gibi hastalık yapıcı mikroorganizmaların çoğalması için uygun koşullar oluşturabiliyor. Prof. Dr. Zahit Uysal, özellikle arıtma kapasitesinin yetersiz kaldığı bölgelerde denize yapılan deşarjların sağlık sorunlarını tetiklediğini vurguluyor. Yaz aylarında artan nüfus yoğunluğuyla birlikte, arıtılmamış atık suların denize verilmesi, kıyı bölgelerinde enfeksiyon riskini artırıyor.
Acil çözüm: Denize yapılan baskıyı azaltmak
Bilim insanları, deniz suyu sıcaklığını yerel ölçekte düşürmenin mümkün olmadığını, ancak denizlerin direncini artırmanın mümkün olduğunu savunuyor. Bu doğrultuda en acil adımın, denizlere verilen kirlilik yükünü azaltmak olduğu belirtiliyor. Marmara Denizi için ileri biyolojik arıtmanın istisna değil, zorunlu bir standart haline getirilmesi gerektiği vurgulanırken; Akdeniz ve Karadeniz için de bölgesel kirlilik yönetimi ve koruma alanlarının genişletilmesi çağrısı yapılıyor.