Homeros'un klasik destanını beyazperdeye taşıyan The Odyssey, sadece görsel anlatımıyla değil, aynı zamanda müzikal tercihleriyle de izleyicilere farklı bir deneyim vadediyor. Yönetmen Christopher Nolan, Oscar ödüllü besteci Ludwig Göransson ile iş birliği yaparak filmde geleneksel orkestra kullanımını tamamen reddeden radikal bir karar aldı.
Göransson, Bronz Çağı atmosferini yansıtmak amacıyla alışılmadık bir ses laboratuvarı kurdu. İsveçli besteci, 35 adet bronz gongu synth cihazlarıyla birleştirerek hurda metaller ve demir korkuluklar üzerinde yeni tınılar elde etti. Müziğin derinliğini artırmak için lir ve aulos gibi unutulmaya yüz tutmuş antik enstrümanlar yeniden hayata döndürüldü. Özellikle Sirenlerin yer aldığı sahnelerde kullanılan aulos, kendine has mikrotonal yapısıyla dinleyicide hipnotize edici bir etki yaratıyor.
Müzikal anlatının bir parçası olarak rap sanatçısı Travis Scott, hikayenin sözlü gelenekle aktarılma fikrine atıfta bulunmak amacıyla bir ozan karakterini canlandırıyor. Filmde yer alan "When I’m Home" adlı parça, Göransson ve Scott'ın ortak çalışmasıyla ortaya çıktı.
Görsel tarafta ise Nolan, dijital efektlere (CGI) başvurmadan tamamen organik yöntemlere odaklandı. Guillermo del Toro'nun rehberliğinde geliştirilen yaratık tasarımları, kukla sanatı ve animatronik sistemlerle fiziksel olarak üretildi. Tepegöz Polyphemus karakteri, pandomim sanatçısı Bill Irwin'in performansı ve robotik sistemlerin birleşimiyle sahnelendi.
İskoçya'daki Culbin Ormanı'nda çekilen sahnelerde, devasa boyut farklarını yansıtmak için Yüzüklerin Efendisi serisinden bilinen zoraki perspektif tekniği tercih edildi. 2.10 metrenin üzerindeki oyuncular ile 1.50 metre civarındaki dublörlerin kullanıldığı bu yöntem, dijital hilelere gerek kalmadan doğal bir derinlik sağladı. Matt Damon, Anne Hathaway ve Zendaya gibi isimlerin yer aldığı geniş oyuncu kadrosuyla dikkat çeken yapım, sinemada pratik işçiliğin sınırlarını zorluyor.