Küresel finans piyasalarında tahvil getirileri, 2007 yılından bu yana görülmemiş seviyelere tırmanarak yatırımcılar için yeni bir belirsizlik ortamı yarattı. ABD'nin 30 yıllık Hazine tahvilleri yüzde 5'in üzerinde seyrederken, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi ülkelerde de borçlanma maliyetleri son yılların en yüksek noktasına ulaştı. Geleneksel ekonomik modellere göre bu durumun hisse senedi piyasaları üzerinde baskı kurması ve değerlemeleri düşürmesi bekleniyordu.
Ekonomik Güç ve Teknoloji Yatırımları
Ancak borsalar, beklentilerin aksine dirençli bir performans sergiliyor. S&P 500, STOXX 600 ve Nikkei 225 gibi önemli endeksler yıl genelinde ciddi oranlarda değer kazandı. New York Fed Başkanı John Williams, bu durumu tahvil getirilerindeki artışın ekonomik zayıflıktan değil, aksine güçlü bir ekonomik görünümden kaynaklanmasıyla açıklıyor. Özellikle yapay zeka ve veri merkezlerine yapılan büyük ölçekli teknoloji yatırımları, piyasalardaki iyimserliği destekleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
Şirket Kârları Tampon Görevi Görüyor
Hisse senetlerinin bu süreçteki en büyük dayanağı ise şirket bilançoları oldu. FactSet verilerine göre, S&P 500 şirketlerinin ikinci çeyrek kâr büyümesi yüzde 52 seviyesine ulaşarak 2021'den bu yana en hızlı artışını gerçekleştirdi. Şirketlerin büyük çoğunluğu gelir ve kâr beklentilerini aşarak, yüksek finansman maliyetlerinin yarattığı baskıyı telafi etmeyi başardı. Net kâr marjlarının yüzde 17 ile 2009'dan bu yana en yüksek seviyeye çıkması, şirketlerin operasyonel verimliliğinin korunduğunu gösteriyor.
Tahvil Bekçileri Henüz Alarm Vermiyor
Ekonomist Ed Yardeni, tahvil piyasasının hükümet politikalarına karşı bir uyarı mekanizması olarak tanımladığı "tahvil bekçileri" kavramına atıfta bulunarak, mevcut getirilerin henüz endişe verici bir boyutta olmadığını savunuyor. Yardeni'ye göre, tahvil getirilerinin ABD'nin nominal GSYH büyümesinin altında kalması, piyasaların bu durumu "eski normal" olarak kabul ettiğini gösteriyor. Yine de yatırımcılar için asıl sınav, ekonomik büyümenin yavaşlaması veya enflasyon beklentilerinin kontrolden çıkması durumunda yaşanacak. Piyasa gözlemcileri, 16 Eylül'de gerçekleşecek Fed toplantısının, para politikasının kısıtlayıcı olup olmadığına dair net bir sinyal vereceğini öngörüyor.